Tarih boyunca yazmak, insanın kendini ifade etmesinin en güçlü yollarından biri oldu. Ancak bu güç, her zaman herkes için aynı ölçüde ulaşılabilir değildi. Kadın yazarlar yüzyıllar boyunca seslerini duyurabilmek için yalnızca kalemi değil, aynı zamanda bir maskeyi de ellerinde tutmak zorunda kaldılar: erkek isimleri.
- yüzyılda Mary Ann Evans, edebiyat dünyasında ciddiye alınabilmek için kendini “George Eliot” olarak tanıtmak zorunda kaldı. Brontë kardeşler, Charlotte, Emily ve Anne eserlerini yayımlarken “Currer, Ellis ve Acton Bell” takma adlarını kullandılar. Çünkü o dönemde kadın kalemi “aşk mektubu” ya da “hafif yazılar” için uygun görülüyor, büyük edebî eserler içinse yeterli bulunmuyordu.
Bu görünmezlik yalnızca edebî bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluktu. Erkek egemen düzen, kadınların yazdığı metinleri küçümseyip yok sayarken; erkek isimleri altına gizlenen aynı metinleri övgüyle karşılıyordu. Böylece, kadınların sözü aslında vardı ama başka bir kimliğin gölgesinde duyuluyordu.
Yine de bu strateji, kadın yazarların tarihe damga vurmasını engelleyemedi. George Eliot’un Middlemarch’ı, Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler’i ve Jane Austen’ın kendi adıyla yayımlanan ama anonim başlayan eserleri, edebiyatın en güçlü metinleri arasında yerini aldı. Bu eserler, kadınların sesinin bastırılmaya çalışıldığında bile yolunu bulduğunu kanıtladı.
Bugün kadın yazarlar kendi isimleriyle yazıyor, hatta edebiyatın yönünü belirliyor. Ama tarihteki bu “görünmezlik” bize önemli bir şeyi hatırlatıyor: Sesini duyurmak, her zaman sadece yazmakla değil, yazdığını savunacak bir cesaretle de mümkün olmuştur. Erkek isimleri ardında gizlenen kadın kalemleri, aslında kendi çağlarını aşarak bize şu soruyu bırakıyor:
Bugünün kadın yazarları, hâlâ hangi engelleri aşmak zorunda?
Gökçe T.