Bir fikir bulduğumda her şeyin bittiğini sanıyorum bazen.
Oysa gerçek iş, tam da o anda başlıyor.
Fikir önce benim kafamda beliriyor, heyecanını önce ben hissediyorum.
Ama o fikri masaya koyduğumda, kimse benim kadar etkilenmeyebiliyor.
Çünkü ham hâliyle o fikir sadece bana anlamlı.
Ben onu anlatmadan, savunmadan, şekillendirmeden kimse görmüyor.
İşte bu yüzden, fikir bulmak kadar fikri satmak da işimin parçası.
Bir fikri satmak, onu süsleyip paketlemek değil;
başkasının zihninde ona yer açmaya çalışmak.
Yani önce kendimden çıkartıp, başkalarının anlayacağı bir dile dönüştürmem gerekiyor.
Burada iki görevim oluyor aslında:
Önce ikna etmek, sonra inandırmak.
İkna etmek; fikrin neden var olması gerektiğini anlatmak.
İnandırmak ise onun başka türlü olamayacağını hissettirmek.
Bazen çok sevdiğim bir fikri anlatıyorum ama karşımdaki duymaya hazır olmuyor.
Bazen de sıradan bir fikri öyle bir sahipleniyorum ki herkes “bu olur” diyor.
O an şunu fark ediyorum:
Fikrin kaderi çoğu zaman fikrin kendisinde değil, onu nasıl anlattığımda.
Fikir satmak aslında bir tür tercümanlık.
Kafamdaki duyguyu, görüntüyü, sezgiyi başka insanların dünyasına çevirmeye çalışıyorum.
Bu yüzden yoruluyorum, bu yüzden tekrar tekrar anlatıyorum, bu yüzden pes etmiyorum.
Ama sonunda bir an geliyor…
Birileri benim fikrim için “evet” dediğinde, o fikir artık sadece benim olmaktan çıkıyor.
Çoğalıyor. Yaşamaya başlıyor.
Ve sanırım bu işin en güzel yanı da tam olarak bu:
Kafamda doğan bir şeyin, başkalarının zihninde yer bulduğunu görmek.
Tarkan Tavukçu