Sinema, görüntü ve ses teknolojilerinin gelişmesiyle ortaya çıkmış ve her dönemdeki yenilikleri takip ederek günümüze ulaşmıştır. 1890’larda Lumière Kardeşler’in hem kayıt hem de projeksiyon yapabilen ilk kamera olan Cinématographe’ı geliştirmesi, 1930’larda ilk renkli filmlerin ortaya çıkışı ve 2000’lerin başında dijital kameraların kullanılmaya başlanması, sektörü köklü biçimde dönüştürmüştür. Bu gelişmeler sayesinde sinema, bugün yüksek görüntü kalitesine sahip kameralar ve dijital yazılımlar ile büyük bir ilerleme kaydetmiştir.
Günümüzde ise yapay zekâ, sinemayı yeniden şekillendirmeye aday başrol oyuncusudur. Yapay zekâ, senaryo yazımından görsel efektlere, karakter animasyonundan kişiselleştirilmiş seyir deneyimlerine kadar birçok alanda etkisini göstermektedir.
İlk örnekler, kısa filmlerle başladı. “The Safe Zone” adlı yapıt, ChatGPT ve DALL-E kullanılarak yazılmış ve yönetilmiş bir kısa film olarak dikkat çekti. Benzer şekilde “Sunspring” gibi deneysel kısa filmler, tamamen bir yapay zekâ botu tarafından yazıldı.
Giderek kapsam büyüdü: “The Diary of Sisyphus” (2023, İtalya), yapay zekâ yazar tarafından yazılan ilk uzun metraj filmlerden biri olarak öne çıktı. Bir adım daha ileride, İsviçre yapımı “The Last Screenwriter” (2024), ChatGPT tarafından yazılan ilk İngilizce özellikli film olarak sinema tarihinde kayda geçti.
Animasyon da bu dönüşümden nasibini aldı. “DreadClub: Vampire’s Verdict” (2024), ilk tam AI animasyonlu uzun metraj film olarak öne çıktı. Yönetmeni Hooroo Jackson, sadece 405 dolarlık bir bütçeyle ses, müzik, görüntü ve animasyonun tamamını yapay zekâ ile üretti. Ayrıca “The Dog & the Boy” (2023) kısa animasyonunda ise Netflix, arka plan sanatında yapay zekâ desteği kullandı. Günümüzde karakter seslendirmeden karmaşık VFX efektlerine kadar birçok alanda yapay zekâ teknolojisi kullanılmakta ve film maliyetlerini önemli ölçüde düşürmektedir. Yine de yapay zekâ kullanımının henüz emekleme aşamasında olduğunu unutmamak gerekir.
Peki gelecekte yapay zekâ alanında bizleri neler bekliyor ve sektörde etkileri ne olacak? Araştırmalara göre 2030’dan 2060’a kadar yapay zekâ motorları bir üst evreye geçerek AGI (Genel Yapay Zekâ) boyutuna ulaşacak ve insan gibi düşünme yetisine sahip olacak. Günümüzün en güçlü yapay zekâ motorları 10²⁰ FLOP/s hesaplama gücüne sahipken, insan beyni 10¹⁵ – 10¹⁸ FLOP/s aralığında işlem yapabiliyor. Ancak burada dikkate değer olan enerji farkıdır: İnsan beyni 20 Watt enerji ile çalışırken süper bilgisayarlar 20 -30 Megawatt enerji harcıyor, bu yaklaşık 100.000 evin enerji tüketimine eşdeğerdir. Bu nedenle yapay zekânın hâlen insan gibi muhakeme yeteneğine sahip olmadığını söylemek gerekir.
Bu noktada akıllara gelen bir başka soru da, “Yapay zekâ ile yapılan eserler sanat sayılır mı?” sorusudur. Tartışmaya açık bir konu olmakla birlikte, insan düşüncesi ve estetik kaygı ile üretilen her şeyin sanat eseri olabileceği görüşündeyim. Yapay zeka burada araç olarak kullanılsa bile. Çünkü burada promt yazarak insan hayalindeki bir şeyi yapay zekâya yönlendirerek bir eser ortaya koyuyoruz. Buna da günümüzde AI ART denebilir.
AGI’nin gelişmesi ve yapay zekâ hesaplamalarının çok büyük boyutlara ulaşmasıyla birlikte sinema sektöründe bambaşka deneyimler mümkün olabilir. Örneğin, kişiye özel sinemalar hayal edilebilir. VR gözlüklerle tasarlanmış bir sinema salonunda, bir film herkes için aynı başlarken, yapay zekâ anlık olarak senaryoyu kurgulayarak her izleyiciye özel bir deneyim sunabilir. Film, izleyicinin iç dünyasına göre farklı ilerleyip farklı sonuçlanabilir. Ancak tüm bu yenilikler insan faktörünü tamamen ortadan kaldırmayacaktır. Hâlâ elinden çıkan filmler değerini koruyacaktır.

Sonuç olarak, yapay zekâ sinema üretiminde günümüzde bir araç olarak kullanılmaktadır. Senaryonun, görsel estetiğin ve hatta anlatının üretiminde aktif bir rol üstlenmeye başlamıştır. Ancak insan yaratıcılığı ile teknolojinin dengeli, etik ve sorumlu kullanımı, bu sürecin belirleyici unsuru olmaya devam edecektir. Gelecekte insandan tamamen bağımsız bir sistem düşünülebilir mi ? Onu zaman gösterecek.